Bir tutuklama nedeni olarak tanık, mağdur veya başkalarına baskı yapılacağı şüphesi

Tutuklamaya ilişkin kararlarda tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılacağı yönündeki kuvvetli şüphe bir gerekçe olarak açıkça ya da CMK m. 100,II/b,2’ye yapılan göndermelerle sıkça ifade bulmaktadır. Ancak uygulamada tutuklama kararlarında “kuvvetli şüphenin” varlığına, kuvvetli şüpheyi taşıyan hâkimin bu kanaatine sanığın sergilediği hangi söz ve davranışların etki ettiği gerekçelerde gösterilmemektedir. Uygulamada ortaya çıkan bu durum mağdur tarafın devamlı yeni tanıklar ileri sürmek ve baskı altında olduklarını beyan etmek suretiyle tutukluluk halinin devamının sağlanmaya çalışması gibi kötü niyetli girişimlere neden olmaktadır. Ortaya çıkardığı sonuç nedeniyle mahkemelerin özellikle yeni tanıklar ve baskı iddiaları konusunda temkinli olmaları gerekir.
Bilgi Üniversitesi’nin hukuk kliniği projesinden sonra, yeni kurulan Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde de hukuk kliniği kuruluyor. Bu klinikte yapılmak isteneni tarif etmeyeceğim. Doğrudan fakülte dekanın basına yansıyan
Muvazaa; bir hukuki ilişkinin taraflarının üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak konusunda anlaşmaları şeklinde tanımlanabilir. Muris muvazaasında görünürdeki işlem tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığından, kural olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin geçersiz olması, tarafların gerçek niyetlerinin bu yönde olmasından kaynaklanmaktadır. Muvazaada genellikle görünen işlemin altına saklanan gerçekleştirmek istedikleri gizli sözleşme geçerlidir. Fakat muvazaada, gizli işlemin geçerliliği şekle bağlıysa ve bu gizli işlem şekle uygun yapılmamışsa, görünürdeki işlemin yapılması sırasında kanunun düzenlediği şekilde işlem yapılması, gizli işlemdeki şekle aykırılığı ortadan kaldırmaz. Bu durumda, görünürdeki işlem tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığından için gizli işlem de şekle aykırılıktan dolayı geçersiz olacaktır.
Şimdiye kadar mobbing, iş hukukuna tabi işyerlerinde karşılaşılabilecek bir olgu olarak, sadece özel sektör çalışanlarının maoobingin mağduru olması nedeniyle manevi tazminat davalarına konu olmaktaydı. Kamu çalışanlarının aynı tanıma uyan eylemlerin mağduru olması çokça karşılaşılan bir durum olmasına rağmen bu konudaki girişim ve cesaret eksikliği, mağdurları susmaya sevk ediyordu. Ama hukuk hayatımızdaki gelişmeler mobbingin artık bir iş hukuku olgusu değil çalışma hayatının her alanında karşılaşılabilecek bir olgu olarak kabul edilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır.