Bir tutuklama nedeni olarak tanık, mağdur veya başkalarına baskı yapılacağı şüphesi

Tutuklamaya ilişkin kararlarda tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılacağı yönündeki kuvvetli şüphe bir gerekçe olarak açıkça ya da CMK m. 100,II/b,2’ye yapılan göndermelerle sıkça ifade bulmaktadır. Ancak uygulamada tutuklama kararlarında “kuvvetli şüphenin” varlığına, kuvvetli şüpheyi taşıyan hâkimin bu kanaatine sanığın sergilediği hangi söz ve davranışların etki ettiği gerekçelerde gösterilmemektedir. Uygulamada ortaya çıkan bu durum mağdur tarafın devamlı yeni tanıklar ileri sürmek ve baskı altında olduklarını beyan etmek suretiyle tutukluluk halinin devamının sağlanmaya çalışması gibi kötü niyetli girişimlere neden olmaktadır. Ortaya çıkardığı sonuç nedeniyle mahkemelerin özellikle yeni tanıklar ve baskı iddiaları konusunda temkinli olmaları gerekir.

Tanık, Mağdur ve Diğer Kişileri Etkileme Şüphesinin Dayanakları

Yargılama yapan hâkimin birçok konuda şüphe içinde olması doğaldır. Hâkim, suçla bir şekilde ilgisi bulunan kişilerin tanıkları, mağduru ve diğer kişileri etkilemesinden şüphelenebilir. Ceza hukuku sanığı bu basit ve dayanaksız şüpheden korumak için şüphenin sanık lehine yorumlanacağı gibi bir genel kaideye sahiptir. Fakat konu tutuklama olduğunda hâkimler, tutuklamayı gerektiren nedenleri yeterince tartışmadan, hislerinden kaynaklanan şüpheye dayanarak gerekçeden yoksun tutuklama kararları vermektedirler. Hâlbuki CMK’da bahsi geçen şüphe, sanık lehine yorumlanması gereken alelade bir şüphe değil, sanığın somut ifade ve davranışlarıyla desteklenen “kuvvetli şüphe”dir. Kuvvetli şüphenin varlığı yargılamayı yöneten hâkim tarafından sanığın söz ve davranışlarından açıkça anlaşıldığı ölçüde kabul edilebilir. Bu davranış ve sözler, hâkimin tutuklama kararının gerekçesi olarak tutanağa yazdırabileceği objektif gözlemlere dayanmalıdır. Örneğin sanığın duruşmada mağdura ya da tanığa yönelen “sizinle görüşeceğiz”, “bunu kendi aramızda hallederiz”, “o tanık da kimmiş bakalım” gibi sözleri ve mağduru, tanığı ve diğer kişileri korkutmaya ve etki altına almaya çalışan beden dili hareketleri ya da mağdur, tanık veya diğer kişilerin kendilerine yönelik etkileme girişimi olduğuna dair ispat edilebilir yakınmaları, hakimde tutuklama kararına dayanak “kuvvetli şüpheyi” oluşturabilecek somut haller olarak gösterilebilir. Sanığın duruşmadaki iyi halini değerlendirmekte “uzman” olan ve bunu takdiri indirim nedeni olarak uygulayan mahkemelerin, tutuklama kararına dayanak “kuvvetli şüphe” konusunda bu yetilerini neredeyse kaybederek sanığın iyi halini, aile yapısını ve duruşmadaki saygılı ve boyun eğmiş tutumunu dikkate almadan, onları yukarıda örnek olarak verdiğimiz söz ve davranışları sarf edebilecek kişilerle aynı tedbire tabi tutmaları adalet hissini zedelemekte ve hâkimlerin taktir yetkilerini objektif kullanacağı yönündeki varsayıma inanmayı güçleştirmektedir.

Kuvvetli Şüphenin Kuvvetsiz Gerekçesi

Tutuklama kararlarına geçen “dosya kapsamı” “delil durumu” ve “tanık ve mağduru etkileme girişiminde bulunulacağı şüphesi” ve buna ilave edilen tutuklamaya ilişkin sebepleri belirleyen CMK m. 100’ün fıkra ve bentleri maalesef adeta ezberlenmiş bir tekerleme ve sanki bunlar birer tutuklama gerekçesiymiş gibi tutanağa yazdırılmakta ve bu tekerleme itiraz mercileri tarafından da kullanıldığından, yaratılan fiili durum sayesinde gerekçesiz tutuklama kararlarına yapılan itirazlar da reddedilmektedir.

Kanuna, tutuklama tedbirinin amacına aykırı verilen kararlar dayanaksızdır ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasadan başlayarak hukukun katli sonucunu doğurmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 141,III maddesine göre bütün mahkemelerin “her türlü” kararlarının gerekçeli olarak yazılması zorunludur. Bu husus ceza yargılamasına özgü olarak CMK m. 34’te de hâkim ve mahkemelerin her türlü karar ve karşı oylarının gerekçeli olarak yazılacağı şeklinde açıkça vurgulanmıştır. Bununla da yetinilmeyip aynı maddede verilen karara ve karşı oya ilişkin gerekçelerin geçiştirilmesinin öncelenmesi amacıyla objektif kriterler öngören CMK m. 230’a gönderme yapılarak, hükme ilişkin gerekçede bulunması gereken hususların tutuklaya ilişkin kararda da göz önünde bulundurulacağı düzenlenmiştir. Ayrıca CMK m. 101’de gerek kovuşturma ve gerekse soruşturma evrelerinde tutuklama isteminde  bulunan  Cumhuriyet Savcısının isteminde mutlaka gerekçe göstereceği ve adli kontrol uygulamasının neden yetersiz kalacağına ilişkin hukuki ve fiili nedenleri belirteceği düzenlenmiştir. Fakat cumhuriyet savcıları, tutuklama veya tutukluluğun devamı ve tahliye talebinin reddine ilişkin mütalaalarında çoğunlukla tutuklamanın gerekçesini oluşturacak fiili nedenlere eksik, yanlı ya da hiç dayanmayarak,  soyut istemlerinde sadece kanunda yazılı hukuki nedenler, ileri sürmektedirler (CMK m. 101,II). Türk ceza yargılamasında Hollanda ve İsviçre sisteminde olduğu gibi sözlü ve sadece itiraz halinde gerekçeye yer veren sistem kabul edilmemiştir. Fakat uygulamamız açıkça yasaklanmasına rağmen bu ülke sistemlerinde olduğu gibi gelişmiştir. Halbuki AİHS ve Anayasa hükümleri karşısında Türk ceza yargılamasında bu tür bir uygulamanın yeri yoktur.

Gerekçesiz Tutuklama Kararına Yapılan İtirazların Gerekçesiz Reddi

Kararların gerekçe içermemesi kesin hukuka aykırılık sebebi olarak kabul edilmekteyken gerekçesiz verilen tutuklama kararlarına yapılan itirazlarda bu husus özellikle dikkate alınması gerektiği halde görmezden gelinmektedir. Tutuklama tedbirinin denetimi temyiz yoluyla değil bir üst mahkemeye yapılan itirazla gerçekleştiğinden uygun olduğu ölçüde temyiz nedenlerinin kesin hukuka aykırılıkların tespitinde dikkate alınması gerekir. Buna rağmen tutuklama kararına itirazı değerlendiren mahkemeler de tıpkı kararın veren mahkeme gibi gerekçe olarak kabul edilebilecek nedenler göstermeden talepleri reddetmektedirler.  Görüldüğü gibi Türk kanunları tutuklama tedbirinin uygulanmasına ilişkin oldukça sıkı ve gerekçeyi zorunlu kılan düzenlemeler içermektedir. Bu kadar açık düzenlenmesine rağmen uygulamada bu kadar keyfi sonuçlarla karşılaşılmasının tek sebebi ise karar vericilerdir.

Mağdur, Tanık ve Diğer Kişileri Etkileme Şüphesiyle İlgili Çarpık ve Orantısız Anlayış

Örneğin failin yakınlarının tanığı ve mağduru etkilemesi ihtimal kuvvetli olsa bile sanık yakınları için tutuklama tedbiri uygulanamayacaktır. Bu nedenle sanık için sübjektif şüpheye yani bir şeyin sadece olması ihtimaline dayanan tutuklama tedbirinin ölçüsüz, orantısız ve hukuksuz olacağı aşikârdır. Sanığın kanunda sayılan kişileri etkileme girişiminde bulunacağının peşinen kabul edilmesi, açıkça kaleme alınmış yasal düzenlemeden kaynaklanan bir sorun değil, bir zihniyet ve keyfi uygulama sorunudur. Hâlbuki bir de şu açıdan düşünülmelidir. Failin tutukluluk halinin gerekçeden yoksun devam etmesi, aile fertlerinde bu durumu sonlandırmak için gayret gösterilmesi ihtiyacı doğurabilir ve fail yakınları tanık ve mağduru etkilemek için tutuklama tedbirinin uygulanmadığı bir zamanda başvurmayacakları girişimlerde bulunabilirler. Dolayısıyla tutukluluk tedbirinin amacını aşan şekilde uygulanması, aslında korkulanın başa gelmesi için zemin hazırlanmasına neden olarak adil yargılamaya dolaylı bir engel olarak karşımıza çıkabilir.

Amacını Aşan Tutuklamanın Onarıcı Adaletin Önünde Engel Olması

Özellikle ölümlü trafik kazalarında olduğu gibi tarafların taziye, tazminat ödenmesi, ölenin yakınlarının ihtiyaç ve giderlerinin karşılanması gibi girişimlerin bizzat fail tarafından yerine getirilmesi, tutukluluk tedbirinin aşırı uygulanması nedeniyle mümkün olmayacak bu da ceza uyuşmazlığının onarıcı adalet boyutunun gelişmesini engelleyecek, tarafların ilişkilerinin tutukluluk ve bunun devamı gibi mahkemenin kontrolündeki bir sürece terk edilmesine neden olacaktır.

Tutuklamanın Öç Alma Vasıtası Olarak Kullanılması

Tutuklama ortaya çıkan mağduriyet nedeniyle kamu vicdanına su serpme ve onu tatmin etme aracı değil, bir güvenlik tedbiridir. Mağdurun ve kamunun öç alma hissini ancak suçluluğu tartışmasız delillerle kanıtlanmış kişiye verilen uygun ve ölçülü ceza tatmin edebilir. Tutuklama tedbirine öç alma fonksiyonu yüklemek, uygulayıcıların tedbirin amacını görmezden gelmelerinden ve yasalara aykırı fiili durum yaratmayı içselleştirmelerinden kaynaklanmaktadır.

Son arama kelimeleri:

  • cmk 230
  • cmk 230 1/c
  • cmk 230 mafedi
  • cmk 34 nedir
  • cmk230
  • cumk 230
  • tanığa baskı yapılırmı
  • tanık üzerinde baskı

Facebook yorumları

adet yorum

Powered by Facebook Comments

Avukat, Arabulucu Şamil Demir (LL.M, MCIArb) 1976 Yılında Ankara’ da doğmuştur. 1997 yılında Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesinden, 2011 yılında Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk yüksek lisans programından mezun olmuştur. 1998 yılından bu yana Ankara Barosuna kayıtlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. 14.11.2013 tarihinden bu yana Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Siciline kayıtlı arabulucudur. İngilizce bilmektedir. Evli, bir çocuk babasıdır. Şamil Demir, şu kurumlara üye ve akreditedir: - Ankara Barosu (Sicil No: 13560) Türkiye Barolar Birliği (Sicil No: 43868) - Adalet Bakanlığı HİGM Arabuluculuk Daire Başkanlığı (Sicil No: 0002) - Alternatif Uyuşmazlık Çözümleri Derneği (Başkan) - Chartered Institute of Arbitrators (MCIArb, Mediator Member: 36195) - International Mediation Institute, Certified Mediator Mediators Beyond - Borders International, Member World Mediation Organization, Fellow

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir