Hukukçu sayısının mesleki kaliteye etkisi

Sayısının fazla olduğuna inandığımız hukuk fakülteleri sayesinde ülkemizdeki hukukçu sayısı 10 yıl öncesine göre neredeyse ikiye katlanmış durumda. Bu durum sadece hukukçular için değil, eczacılar, veterinerler, diş hekimleri için de geçerli. Bizim gibi bu meslek mensupları ve onların birlikleri de fakülte ve mezun sayısındaki artışın hizmet fiyatlarını maliyet fiyatlarının  altına çektiği, buna rağmen sunulan hizmete yeterince talebin olmadığından şikayetçiler. Aksi görüş sahibi akademisyenler, itirazların neredeyse tamamının aynı olmasını ve bu itirazların dillendirilmesinin hiçbir şeyi değiştirmemesini doğruluk payının da olmadığı şeklinde yorumluyorlar. Evet, ama ileri sürülen itirazlar müktedir olanlarca dikkate alınmıyor ve yine itiraz sahiplerinin durumu değiştirecek güçlerinin olmaması onları haksız kılmıyor! Olaya çok yukarılardan baktığını iddia edenler, içinde yaşamadıkları ve hiçbir zaman hissedemeyecekleri piyasanın durumu nedeniyle yükselen feryatları, küçük hesap ve pasta paylaşımı kavgası olarak nitelemekteler. Ama  “rekabet etsinler, çalışsınlar, kendilerini yetiştirsinler” diye ahkam kestikleri mesleği, icra etmeye yürekleri hiçbir zaman yetmez.

Ülkemizdeki kişi başına düşen hukukçu/avukat sayısı, “gelişmiş” ülkelerdekinden düşüktür. İnsanların hukuki hizmetten yararlanma oranları da bir o kadar düşüktür. Ama her zaman şu unutuluyor. Karşılaştırma yapmak için kullandığınız ve içen içe de hayranlık duyduğunuz bu ülkelerdeki kişi başına düşen gelir ile ülkemizdeki arasında dağlar kadar fark var. Bir ABD ‘li avukat rahatlıkla başka birçok ülkede mesleğini sürdürebilir. Sanayileşmesinin doruğunu yaşayan bu gibi ülkelerin avukatları o sanayinin ürünlerinin talep gördüğü her ülkede hizmet sunabilir. Dolayısıyla sayısı ne olursa olsun bu gibi güçlü ekonomiler hukukçusunu/avukatını doyurabilir. Ama bizimki gibi sanayisi kartellerin fason üretim yeri olan, iş gücü ve emeği ucuza satın alınan, ekonomisini bankaların verdiği vergiler, dolaylı vergiler ve memur maaşları ile çevirmeye çalışan bir ülkede, kimse hukukçunun ekmek kavgasını hafife alamaz. Kısacası sıkı bir bağla bağlandıkları vakıf üniversitelerinin yüzeysel çıkarları için kurnazca söylem geliştirme kaygısındaki hukukçu akademisyenleri, yaşadıkları fanustan çıkmaya davet ediyorum.

Yetiştirdikleri ürünün kalitesinin ortaya çıkmasından korkan bu kesimler, hukukçuluk ve avukatlık mesleği için getirilen sınavlara da hep karşı çıkarlar. Zaten bu kesimin yaptığı “ikna edici” kulisler sayesinde mesleğimiz çok kan kaybetmiştir. Eğer siz hukukçu diye kanunlar hiyerarşisini bilmeyen, kanunların anayasaya aykırılıktan iptal edildiği mahkemeyi Yargıtay sanan, Danıştay ile Yargıtay’ın farkını bilmeyen mezunları -yaşanmış örneklerdir- piyasaya salıveriyorsanız  sınavlardan çekinmeniz doğal. Nasıl olsa avukat olabiliyorlar, ver diplomayı gitsin şeklindeki umursamaz ve yaz okullarıyla bezenmiş eğitim anlayışınız, mesleğimize zarar veriyor! Bunu duyduklarında hemen şöyle derler: “Neden endişeleniyorsunuz ki, doğal seleksiyon diye bir şey var, rekabet kaliteyi korur, başaramayan oyundan çıkar”. Evet rekabetle kendini koruyabilen bir kesim var ama bunlar sizin mezunlarınız değil. Piyasada zaten çok yetenekli olan avukatlar işlerini devam ettirebiliyorlar. Ama 25 yaşına gelmiş ve hala kendine bir yol bulamamış mezunlar ve onların aileleri eminim sizin gibi düşünmeyeceklerdir. Yeri geldiğinde kamu hizmeti yaptığı söylenen avukatlar, zaten aşırı rekabet halindeler. Buna sizin “başaramayan silinsin gitsin” anlayışıyla piyasaya saldıklarınız da eklenince işin boyutu çaresizliğe varmaktadır. Aslında siz, bir hukukçu, avukatlığı başaramıyorsa, makam şoförü, veznedar, mahkeme personeli olsun mu demek istiyorsunuz?

Bu kesim akıl vermeye şöyle devam ediyor: Rekabet yanında sıkı uygulanan avukatın disiplin hukuku kaliteyi artırır(!). Bilimsel verilerle konuşan bu kesimleri baroların disiplin kurullarındaki dosya ve her yıl ihraç edilen avukat sayısını öğrenmeye davet ediyorum. Şahsi gözlemlerim avukatların bu baskıyı hakkıyla hissettikleri yönünde. Bu konunun istisnasını reklam yasağı oluşturmaktadır ki, mesleğimizin doğasına uygun olmayan, aşırı ve amacını aşan bu düzenlemeye ihlal ederek değil, “bilinçli olarak” karşı çıkmayı haklı buluyor, saygıyla karşılıyorum.

Türkiye’de hukuki hizmetten yararlanma oranlarının düşük olmasını, piyasaya daha fazla işsiz hukukçu pompalamanın bahanesi olarak gören bu kesimler, halkın yüzde kaçının yoksulluk, yüzde kaçının açlık sınırının altında yaşadığına ilişkin verileri incelemeliler. Bu saydığım kesim ülkemiz nüfusunun neredeyse %80 ini oluşturmaktadır. Zorunlu ihtiyaçlarını tam olarak karşılayamayan bir halktan, içinde bulunduğu şartlarda lüks bir hizmet olan hukuki hizmetten yararlanmasını nasıl bekleyebilirsiniz? Onu iyice değersizleştirerek mi? Hukuki hizmetten yararlanma oranını %18 olarak belirleyen at gözlüklü akademisyenlerimiz, %18 lik oranın, açlık ve yoksulluk sınırlarının altında yaşamayan kesime karşılık geldiğini ne zaman anlayacaklar? Yani parası olan herkes ya da olsaydı herkes hukuki hizmetten -siz istemeseniz de- yararlanabilirdi. Buradan çıkacak sonuç şudur: Hukuki hizmetten yararlanma oranını daha çok hukukçu mezun ederek, onları ucuza ve kölelik şartlarında çalıştırarak sağlayamazsınız! Hukuki hizmet sektörünü ülkenin ekonomik şartlarından bağımsız düşünmek yanlıştır…

Verdikleri eğitimin çok teorik olduğunu itiraf eden bu kesimler, tavsiye vermeye söyle devam ediyorlar: Hukuk öğrencileri kurulacak hukuk klinikleri ile uygulamaya aşina olmalılar. Buradan şunu anlıyorum. Avukatlık stajını da üniversiteler yaptırsın! Halka bedava danışmanlık veren klinikler kurarak avukatlık mesleğini iyice bitirelim! Güzel fikirlerini süslemek için tıp fakültesinin son senesinde hastanede çalışan ve hastayla muhatap olan intörn doktorları örnek veren akademisyenlerimiz, mesleki uygulamanın başlangıç yerinin mesleki stajlar ve eğitimler olduğunu unutuyorlar. Maddi olanakların artışı ile birlikte her geçen gün kaliteleri de artan baroların staj programları, hukuk mezunlarının bilgilerini, liselerin veremediği eğitimi kısa zamanda veren dershaneler gibi tamamlamaya çalışıyorlar.

Gelişmiş ülkelerde hukuk fakültesi mezunları en çok avukatlığı tercih ediyorlar, Türkiye’de de bu böyle, dolayısıyla mesleğinizdeki başarısızlığınızın sebebi biz değiliz diyorlar… Ama yine unuttukları bir şey var. Hep yüzlerini döndükleri gelişmiş ülkelerde avukatlar çoğunlukla hakim-savcı ve benzeri meslek mensuplarından daha fazla kazandıkları için avukatlığı tercih ediyorlar. Ama ülkemizde bu mesleklere dahil olamayanlar büyük çoğunlukla isteyerek değil, mecburiyetten avukatlığı tercih ediyorlar ve bunlardan bir hakim maaşına yakın kazanç sağlayabilenler kendilerini oldukça şanslı hissediyorlar.

Facebook yorumları

adet yorum

Powered by Facebook Comments

Avukat, Arabulucu Şamil Demir (LL.M, MCIArb) 1976 Yılında Ankara’ da doğmuştur. 1997 yılında Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesinden, 2011 yılında Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk yüksek lisans programından mezun olmuştur. 1998 yılından bu yana Ankara Barosuna kayıtlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. 14.11.2013 tarihinden bu yana Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Siciline kayıtlı arabulucudur. İngilizce bilmektedir. Evli, bir çocuk babasıdır. Şamil Demir, şu kurumlara üye ve akreditedir: - Ankara Barosu (Sicil No: 13560) Türkiye Barolar Birliği (Sicil No: 43868) - Adalet Bakanlığı HİGM Arabuluculuk Daire Başkanlığı (Sicil No: 0002) - Alternatif Uyuşmazlık Çözümleri Derneği (Başkan) - Chartered Institute of Arbitrators (MCIArb, Mediator Member: 36195) - International Mediation Institute, Certified Mediator Mediators Beyond - Borders International, Member World Mediation Organization, Fellow

“Hukukçu sayısının mesleki kaliteye etkisi” hakkında 3 yorum var

  1. Sayın Meslektaşım, yazınızı okudum. Ben de mesleğe yeni başlamış bir hukukçu olarak görüşlerimi ifade etmek istiyorum. Artık hukuk fakültelerinde ve barolarda hukukçu yetiştirilmiyor, adeta ÜRETİLİYOR. Yakında belediyeler de avukatlar için aynı öğrenciler gibi indirimli seyahat kartı çıkarılırsa hiç şaşırmam. Çünkü özellikle icra ağırlıklı bürolarda genç avukatlar, bir nevi kurye kargo hizmeti, sekreterlik ve takip elemanlığı yapmakta, yaptıkları, takip ettikleri işin mahiyetini bile bilmeden evrak getirip götürmekteler. Bunun nedeni de şüphesiz sürümden kazanan özel üniversitelerdir. Adeta hukukçu fabrikalarına dönen özel üniversiteler maddi durumu yeterli olmayan ve başarılı da olmayan öğrencilere senet imzalattırarak okul bittikten sonra ödeme imkanı da sunmaktalar. Piyasaya yeterli bilgi yeterliliğine ulaşmamış hatta hiç ulaşmamış hukukçu arzı çok fazla olduğunda da bu da haliyle icra dairelerinde ve kalemlerde, bu kamu görevlileriyle maçlara giden mi dersiniz, arkadaş olan mı dersiniz, abi abla muhabbetleri mi dersiniz, ne ararsanız var. Ben bizzat icra dairesini mahkeme sanan, dava – icra farkını bilmeyen, Karsı iç anadoluda sanan, Suriyeyi uzak doğuda sanan, Türkiye’nin en güneyindeki ili bilmeyen, ama ÇOK ŞIK MANKENLER gibi giyinen avukatlar tanıdım. Maalesef mesleğe olan sevgi ve saygım yavaş yavaş kırılmakta. Buna bir dur denmesi lazım. Ben 2 yıl hukuk bürosunda, 4 yıl adliyede çalıştım, basit bir-iki kelimelik dilekçe yazmaktan aciz avukatlar gördüm. Hukuk fakültesi açılması en kolay fakültelerden biri gibi görülüyor va talep de fazla olduğundan özel okulların bir çoğu bir kaç salonu da hukuk fakültesi yapmakta sakınca görmüyorlar. Maalesef durum bu. Mesleğinizde ve hayatınızda başarılar dilerim.

  2. Üniversite sınavının amacı, bilgili, genel kültür düzeyi, muhakeme kabiliyeti ve zekası yüksek insanları hak ettikleri bölümlere yerleştirmek değil mi? Eğer amaç buysa, düşük puanlarla hukuk öğrencisi alan fakültelerin öğrencilerinin bilgisiz, genel kültürü ve muhakeme kabiliyeti düşük, zekası vasat kişiler olması ve bu kişilerin mesleki kaliteyi düşürmesi gayet doğal bir sonuç..

  3. Yazıyı okudum ve çoğunlukla aynı fikrde olmamın yanında önemli gördüğüm bir kaç husus var: Bu gün için özellikle genç meslektaşların ekonomik geleceği , Avukatlık mesleğinin saygınlık geleceği, mesleki dayanışma geleceği gibi endişeleri olduğunu değişik sitelerde de okumaktayım.
    Hukuk fakülteleri sayısını artırmak, dolayısıyle hukukçu sayısını artırmak kaliteli hukukçu yetişmesini olumsuz yönde etkileyeceği şüphesizdir. Bir öğretim üyesinin birim zamanda ne kadar sınav kağıdı okuyabileceğnden yola çıkarsak bu konu daha net ortaya çıkar ve anlaşılır olur. Bunun doğal sonucu da kişi hak ve özgürlükleri bu durumdan olumsuz etkilenecektir. Mesleklerde sayıların sınırlanmasının derecesi yönetimin tasarrufu, iktidarı, projesi olmalı bu konudaki toplumsal mağduriyetler ise asıl olarak yöneticilerin başarısızlığı olarak kabul edilmelidir. Planlaması günün şartlarına göre çalışmayan, yeterli bir iş bölümü yapılmamış toplumda sayı artırmanın sınırının belirlenmesi dahi zordur. Ülkemzde ise herkes her işi yapabilmektedir nasıl olsa; Ortopedist yerine Çıkıkçı, Avukat yerine Arzuhalci, Edebiyat Fakültesi mezunundan İnşaat Müteahhidi, Eczacı yeriine Aktar gibi örnekler vardır maalesef ülkemizde ve bunlar bir şekilde işlerini de yürütürler toplumumun zarar göreceği akıllarına gelir mi? gelmez mi? bilinmez hele bir de para kazanıyorsa……….
    Yalnız bununla da kalmaz ülkemizdeki karmaşa hukuk fakültesini bitiren bir grup içinde bir kısmı hakim, savcı olur görevi ayrıdır, bir kısmı avukat olur görevi ayrıdır, 2 yıllık hukuk fakültesi mezunu hakimlik sınavını kazanır hakim olur ama 20 yıl hizmetli Avukat, istediğinde yargılama yapamaz sanki yetersizdir! Noterlik ise adeta sözleşme yapma tekeline sahip gruptur. Halbuki düşünceme göre en azından bu dört grup meslek mensupları, aldıkları eğitim sonucu kısa bir adaptasyon kursu ile birbirilerinin mesleklerini yapabilecek bilgi ve beceriye sahiptirler aslında. Mesleklerin böyle kategorilere ayrılması sonucunda da bazı meslek grubu mensupları kendilerini farklı, üstün veya daha düşük seviyede görebilirler ki bu da psikolojik boyut teşkil edebilir. Halbuki MESLEKLERİN İCRAASINDA ASIL ÖNEMLİ OLAN TOPLUMA EN İYİ HİZMETİ SUNABİLMEKTİR ESAS MAKSAT BU OLMALIDIR. Keza toplumun dinamikliği içinde bireysel işbölümü ve dayanışma vardır ve çekirdeği oluşturur. Bu konu ile ilgili kitap yazılabilir ancak bir meslek grubunun sayısının tespitinde kaynak, hedef, ihtiyaç planlaması başlıca iş olmalıdır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir